Michelangelo, Bounarotti

1564 senesindeydi. Yani, Jean Calvin'in yepyeni hümanizma kurallarıyla din ve felsefeye istikamet verdiği ve Shakespare ile Galilei'nin hayata gözlerini açtıkları sene.


18 Şubat Cuma günü, kapkara bulutlarla kaplı Roma'da yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Şehrin en fakir semtinde, Marcel di Corvi'ye yakın Fornari Sokağı'ndaki 212 numaralı evin önünde duran arabadan siyahlara bürünmüş dört adam inerek içeri girdi.


Demir bir karyolada kaskatı kesilmiş bir ihtiyar yatıyordu. Sokağın öbür ucunda bulunan Santa Maria di Loreto Kilisesi'nin çanları o esnada halkı akşam ayinine çağırıyordu. Siyahlı adamlar, yatağın önünde diz çöktükten sonra, odada bulunan eşyaları tesbite başladılar. Ceviz ağacından 8190 Duka ile 200 Skudi çıktı. Bu paraların bir kısmı, bakır kutuların içinde, bir kısmı da mendillere sarılmış vaziyette idi. Oda oldukça fakir döşenmişti. Karyolanın şiltesi, samanla doldurulmuştu, yatak örtüsü ise bir keçi postundan ibaretti. Odada dolap namına bir şey yoktu. Yatağın başucundaki başka bir sandıkta yıpranmış elbiselerle, giyile giyile sararmış gömlekler, soluk mendiller vardı. Giyim eşyasından çoğunun, Floransa menşeli oldukları, biçimlerinden belliydi. Evin geri kalan kısmı da aynı şekilde köhne ve bakımsızdı. Her yanını örümcek ağı bağlamış kilere indikleri zaman boş şarap şişeleri gördüler. Bir kısmının içine de su doldurulmuştu. Oysaki bundan daha kısa müddet önce, bu eve Yunanistan'dan şaraplar, Floransa'dan kumrular, canlı alabalıklar, körpe kuşkonmazlar, incirli pastalar, zencefilli ekmekler, misk kokulu armutlar ve Floransa şekercileri tarafından özel surette hazırlanmış badem ezmeleri gelirdi.


1564 yılının yağmurlu, sevimsiz şubat günü, Fornari Sokağı'ndaki eve giren sulh hakimi ile Tommaso de Cavalieri, Daniele de Volterra ve karyolada cansız yatan adamın yeğeni Leonardo Bounarroti, işte bu birkaç kıymetsiz eşya ile cüzi miktardaki parayı tesbit edebildiler. Evde canlı olarak, sadece Antonio del Franzese isimli uşakla, evin altındaki ahıra bağlı kestane rengindeki kırçıl tay vardı. Hepsi bu kadar. Korkunç bir kasırga gibi gelip geçen doksan yıllık bir hayattan sonra Michelangelo, ebedi sükunun hüküm sürdüğü diyarlara sessiz sedasız göçüp gitmişti.


Michelangelo Bounarotti, 1475 yılının 6 Mart günü, Casentino bölgesinde Carprese isimli küçük bir şehirde doğdu. Çok mâruf, eski bir aileye mensuptu. Babası Simone Buonarroti, hem oturdukları şehrin sulh hakimi, hem de Caprese ve Chiusi Valisi idi. Tepeden tırnağa kadar bir kanun adamı olan babası Simone, çevresinde dürüstlüğü ve mertliğiyle nam salmış bir insandı. Bir yandan bir karıncayı ezemeyecek kadar yufka yürekli olduğu için, öte yandan adalet uğruna öz evladını bile feda edebilecek cinstendi.


Michelangelo'nun sütninesi, bir taşçının karısı idi. Büyüdükten sonra soranlara, mesleğinin ilk feyzini bu kadından almış olduğunu söyledi. Eline aldığı ilk oyuncaklar, bir çekiçle bir taşçı kalemi idi. Henüz emeklemeye başlamadan bu oyuncaklarla taşları yontmaya, şekillendirmeye başladı. Muhafazakar babası, oğlunun sanatla uğraşmasına taraftar değildi. Ama bütün didinmelerine rağmen, arzusuna boyun eğmek zorunda kaldı.


Michelangelo, 1 Nisan 1488'de, Floransa'da Domenico ve David Ghirlando'nun atölyesine girdiği zaman, 13 yaşına daha yeni basmıştı. Burada bir müddet çalıştıktan sonra, ustasının 1400 sanatının ruhsuz kalıbından henüz kurtulamamış olduğunu anladı. Ghirlandio'dan fresk tekniğinin anahtarlarını öğrendikten sonra ayrıldı. Michelangelo'nun gayesi, taş kitlelerini dile getirebilecek hakiki bir heykeltıraş olmaktı. Tesadüf, onu Lorenzo de Medici ile tanıştırdı. Floransa Dükü, bu zeki çocuktan çok hoşlandı. Onu evine alarak, çocukları ile tanıştırdı. Michelangelo'nun sanatının derinliklerinde sezilen gurur, bu münasebetin sanatçının bilinçaltında bıraktığı tesirdendir.

Medici Sarayı'nda, evin çocuğu muamelesi gören Michelangelo, Piazzo San Marco'da kurmuş oldukları, ünlü "Bahçe Okulu" na devam etti. Sanatının temeli işte bu bahçede atıldı. Burası her bakımdan bir sanat cenneti idi. Koyu yeşil renkte servi ağaçlarının gölgelediği parkta, antik devrin asil şekillerini taşıyan bembeyaz heykeller arasında dolaşmak, onlara dilediği gibi dokunabilmek, genç Michelangelo'ya büyük zevk verirdi.

Medici Sarayı, o sıralarda, kalburüstü filozofların, şairlerin ve sanatçıların toplandığı hakiki bir kültür mabedi idi. O da aralarına karışıyor, konuşmalarından hisse kapmaya çalışıyordu.

Heykelin yanısıra resim sanatına işte ilk defa bu çevrede heves etti. O sıralarda en beğendiği sanatçı Masacio idi. Halbuki zaman onu bu ölçülü ve bir bakımdan ruhsuz üsluptan nasıl da ayıracaktı.

Bu arada anatomiyi de merak etti ve Medici'lere gelen bir cerrahın peşine takılarak, muntazaman morga gitti, cesetleri büyük bir zevkle kesip biçmeye başladı. Kısa amanda eli bu işe öylesin yattı ki, ünlü anatomi uzmanlarını bile gölgede bıraktı.

Rönesans İtalyası'nda tıp ilmi ile plastik sanatlar ikiz kardeş muamelesi görüyordu. O kadar ki, ressamlarla heykeltıraşlar, cerrahlar ve eczacılar locasına bağlı idi.

Floransa'nın en kudretli adamı olan Lorenzo de Medici ve çocukları ile Michelangelo, gece gündüz birbirinden ayrılmaz oldular. Siyasi nüfuzu emsalsiz olan Dük, bu çocuğun şahsında olağanüstü bir kabiliyet seziyordu. Niyeti, onu ölünceye kadar yanından ayırmamak, ona her hususta yardımcı olmaktı. Ama talih, bunu istemedi. 1492 yılında, Michelangelo henüz on yedi yaşında bir delikanlı iken, Lorenzo hayata gözlerini yumdu. Michelangelo için de bu yeryüzü cennetinde geçirdiği üç yıl böylece sona ermiş oldu. Lorenzo'nun yerine geçen Piero de Medici'nin menhus suratını görmemek için Floransa'yı terk ederek önce Venedik'e, sonra da Bologna'ya gitti. Bologna sokaklarında avare dolaşırken Jacobo della Quercia ile karşılaştı. Bu ünlü heykeltıraşın sanatını, daha Floransa'da iken işitmişti. Jacobo, o sıralarda St. Dominic lâhdinin oyma işleri ile meşgul bulunuyordu. Michelangelo'ya kendisine yardım etmesini teklif etti. Daha uzun zaman için genç sanatçının üzerinde bu adamın tesirleri kalmıştır.

Michelangelo, bazı hususlarda Leonardo da Vinci'ye benzerdi. Kalıbına sığamayan, daima yenilikler arayan bir yaradılışı vardı. Ama Leonardo'dan daha haris, daha benci idi. Bologna onu kısa zamanda usandırdı. Hele, Medicilerin yanında prensler gibi tantanalı bir hayat sürdükten sonra, bu renksiz taşra şehrinde alelade bir çırak gibi çalışmak, hiç de işine gelmiyordu. Michelangelo, zaten çıraklığı, gururuna yediremeyecek kadar kendinden emin bir insandı.

1495 yılında, yeniden Floransa'ya döndü. Burada gecesini gündüzüne katarak, durmadan çalıştı. Zamanın modasına uyarak dini konuları ele aldı. Mitolojiyi de işledi. Bu cümleden olarak yaptığı Uyuyan Aşk İlahı isimli heykel, Kardinal Riaria'nın eline geçince, din adamı, Michelangelo'yu Roma'ya davet etmekte bir an bile tereddüt etmedi.

Raphael gibi o da asıl şöhretini işte bu davete borçludur. Leonardo ile Raphael henüz hayatta bulundukları müddetçe Michelangelo, Rönesansın sadece ünlü bir sanatçısıdır. Ama ikisinin fani dünyaya veda etmeleriyle meydan kendisine kalacak ve bütün Avrupa, yarım asır müddetle onun sihrine kapılacak, ona bir yarı ilah muamelesi yapacaklardı.


Michelangelo'nun ilk Roma seyahati, 1496 ile 1501 yılları arasına rastlar. Bu müddet zarfında "Ölümsüz Şehirde" Roma sanatının antik güzelliğini inceledi.

Bu seneler içinde verdiği eserlerde bu sanatın belirli tesirleri görülür. Mesela Sarhoş Baküs'teki donuk, muhafazakar üslup veya Vatikan için yaptığı Pieta'daki zerafet ve ahenk endişesi bunun birer örneğidir. Bunların Michelangelo'nun hakiki sanatıyla hiçbir ilgisi yoktu. Bu heykeller, sanki arkeolojik bir kazı neticesinde toprağın derinliklerinden çıkarılmış eserler hissini veriyordu.

1501 senesinde Floransa'dan aldığı bir mektup, sanat hayatının dönüm noktası olacaktı. Zaten çoktandır benliğini bütün kudretiyle ortaya atabileceği bir fırsat arıyordu. Derhal teklifi kabul ederek Floransa'ya gitti. Kendisine burada bir kilise avlusunda duran Carrara mermerinden koskoca bir blok gösterilerek, bundan bir heykel yaratması istendi. Yedi metreye yakın büyüklükteki David heykeli işte bu taşla meydana çıktı. Bu mermer kütle, yıllardır orada beklediği halde, hiçbir sanatçı cesameti karşısında, yanına varmaya cesaret bile edememişti. Heykelin bitirilmesi için verilen mühlet iki sene olduğu halde, Michelangelo, üzerinde tam dört yıl uğraştı.

1504 ocak ayında Leonardo da Vinci, Botticelli, Filippo Lippi, Perugino ve Pierp di Cosimo'dan teşekkül eden bir heyet, bu muazzam heykelin Palazzo della Signoria'nın önünde duran Donatello'nun Judith'inin yerine konmasına karar verdi.

Cenkten önce David zarafet, güzellik ve kuvvetin en mükemmel form anlayışıyla birleştirildiği hakiki bir şaheserdir. Heykel yerine konduğu gün, bütün Floransa halkı bir bayram günü yaşadı. Michelangelo âdeta göklere çıkarıldı. Bütün Floransa ona iş vermek için sanki yarışıyordu.

O devirde, Floransa'nın en kudretli insanı olan yüksek yargıç Soderini, heykel yerine konmadan önce, bir eksiği olup olmadığını anlamak niyetiyle son bir defa görmek istedi. Dev heykeli bir müddet tetkik ettikten sonra, burnunun, vücut tenasübüne göre fazla büyük olduğunu açıkladı ve derhal bunu bir miktar küçültmesini Michelangelo'ya adeta emretti. Bu kudretli adamın her sözünün kaçınılmaz bir kanun olduğunu herkesten daha iyi bilen Michelangelo, hiç itiraz etmeden derhgal eline çekiçle kalemi aldı ve heykele dayalı iskeleden, burun hizasına kadar tırmanarak çekiçle vurmaya başladı. Soderini, yere dökülen mermer parçaları karşısında sanat bilgisini böyle bir adama kabul ettirebildiği için memnundu.

Michelangelo yere indiği zaman Soderini sevinçle haykırdı:

- İşte heykel şimdi mükemmel oldu!

Oysaki, Michelangelo, yerden sezdirmeden aldığı bir miktar mermer tozu ile iskeleye çıkmış ve bunları yargıç'ın başına savurmuştu.

Yoksa burun gene aynı burun, heykel gene aynı heykeldi.

Michelangelo, bir yandan mesaisinin karşılığı olan dört yüz Skudi'yi cebine indirirken, öte yandan Soderini gibi bir ukalaya verdiği dersten dolayı memnundu.

Michelangelo'ya Signoria Sarayı için resimler yapması teklif edildi. O sırada büyük rakibi Leonardo da Vinci, "Anghiari Savaşı" ile meşguldü. Bu ünlü adamı hem takdir ediyor, hem de kıskanıyordu. Oysaki Leonardo, kıskançlık adı verilen hastalığın manasını bile bilmiyor, çevresi ile ilgisini kesmiş, sadece eseri ile başbaşa kalıyordu. Michelangelo, fırçaya sarılarak büyük bir freskin kartonunu hazırladı. Tamamen çıplak insanlardan müteşekkil bir muharipler topluluğu yaptı. Heykeli daima ön planda tutan sanatçı, bu suretle hem plastik ifade tekniğini, hem de insan vücuduna hareket vermek hususundaki hünerini göstermek istiyordu. Michelangelo'nun bundan sonraki resimlerinin ana konusunu "çıplak insan" teşkil edecektir. Sanat tarihinin en gülünç olayı gene bu çıplaklarla ilgilidir. 1559 yılında Papa IV. Paul, ressam Daniele de Volterra'ya verdiği emirle, Michelangelo'nun büyük eserlerinden sayılan Mahşer Günü panosundaki bütün çıplakların mahrem yerlerini kapatmasını emredecek, adı geçen ressam da bu emri yerine getirmek için şaheserin bütün kahramanlarının mahrem yerlerini estetik kurallarını hiçe sayarak, birer bezle örtmek zorunda kalacaktır.


Michelangelo, bugüne kadar bilinen tek yağlıboya tablosunu, gene bu sıralarda yaptı: Kutsal Aile. Tuhaftır; resim alanında büyük şaheserler vermiş olan sanatçı, yağlıboya resimlerden nefret ederdi. Onun fikrine göre bu, kadınlara veya tembellere göre bir meslekti. Bunun için resim sahasında yalnız freskler yapmakta yetindi.


Bu yeni parlayan şöhretin adı, Papa II. Julius'un kulağına kadar gitmişti. Kendini yeryüzüne inmiş bir Allah olarak farzeden bu din adamının en büyük emeli, ilahlara uygun bir mezara sahip olabilmekti. Bu işi başarabilecek tek insan, hiç şüphe yok ki Michelangelo idi. Sadece dev konularla uğraşmayı kendine yakıştıran Michelangelo, 1505 martında Roma'ya hareket ettiği zaman kalıbına sığamıyordu ama bu mezar hikayesinin aslında hayal kırıklığı ile biteceğini henüz bilmiyordu.


Roma'ya varınca Papa, mezarına lâzım olan mermerleri bizzat seçmesi için kendisini Carrara'ya yolladı. Michelangelo gözün alabildiğine uzanan bu taş ocaklarında tam sekiz ay kaldı.


Çoğu zaman, elinde batonu, Musa Peygamber gibi tek başına bu ışıl ışıl yanan taş yığınları arasında dolaşarak hayaller kurdu, bu cansız maddeye nasıl hayat verebileceğini, mermer yığınlarını nasıl dile getirebileceğini düşündü durdu.


Bir akşam, üzerinde oturduğu kayalığı, güneşin son ışıkları kızıla boyarken, gene hatırına Sina Dağı'nda Allah'tan on emri alan Musa Peygamber geldi. Bütün vücudunu bir ürperme aldı. Kudretli Peygamber sanki boğuk sesiyle ona hitab ediyor, "Beni bu üstüne bastığın taşlarla ebedileştir" diyordu. Kararını vermişti. Musa'yı II. Julius'un mezarına ana motif olarak işleyecekti.

Michelangelo taşlarını seçip Roma'ya döndüğü zaman hayal sukutuna uğradı. Papa II. Julius mezarını yaptırmaktan nedense vazgeçmişti. Bunun üzerine, sanatçıya Sistin Kilisesi'ni süsleme işini verdi. Ama bu defa iş inada bindiği için, Michelangelo Roma'yı terkederek Floransa'ya döndü.

Çocukluğunu geçirdiği şehirde iki yıl kaldı. Böylece olağanüstü bir detayı elden kaçırmamak için Papa'nın hatırından ziyade, kendi şöhretini gözeten sanatçı, nihayet davete boyun eğerek tekrar Roma'ya döndü.

Vatikan'daki Sistin Kilisesi boydan boya Mukaddes Kitap'tan alınmış konularla süslenecekti. Fresklerin kaplayacağı ince, uzun alan takriben 40 metre boyunda ve 14 metre eninde idi. Michelangelo dört sene müddetle, Papa'nın baskısı altında kendini bütün varlığıyla bu insanüstü konuya verecekti.

İşe, önce geometrik figürler ve İsa'nın on iki şakirdini çizmekle başladı. Bunları en mükemmel tarzda işledi. Bütün kompozisyon, mimari yönden mükemmel olan bölümlere ayrılmış ve her bölümün ortasında heykel üslubu ile işlenmiş figürler oluşturulmuştur. Tavan, uzunlamasına üç ana dilimden müteşekkildir. Tavanın duvarlarla birleştiği noktada, ayrıca üçgen biçiminde dokuz küçük dilim daha mevcuttur. Bu sonuncu dilimlerin içine Tevrattan alınmış sahneler işlenmiştir. Ana panodaki İgnudi (Michelangelo'nun çıplaklarına çağdaşları bu ismi takmıştı) insan anatomisi bakımından birer şaheserdir. Bu kaynayan alem içinde peygamberlerin mütevekkil hali, olaya seyirci kalan kahinlerin garip bakışları ve geri kalan bütün şahıslar, beşeri unsurlarla işlenmiş bu fizik ötesi aleme korkunç bir renk katmaktadır. Bütün bu dev kompozisyon, sanatçının için için kaynayan olağanüstü beyninin şekillendirilmiş bir ifadesidir. Ama diğer taraftan da bu insanüstü aleme, sadece şahsi bir görüşün mahsulü olarak bakmak da doğru değildir. Sistin Kilisesi tavanı aslında, Rönesans'ın moral ve din karışıklığının tüyler ürpertici bir sembolüdür.


Konu ne olursa olsun, bu dev kompozisyon, o ana kadar insan elinden çıkmış en büyük eserdir. Resim sanatının bütün incelikleri bu eserlerde en mükemmel şekliyle dile getirilmiştir. Sistin Kilisesi tavanının Raphael üzerinde de büyük bir tesir bıraktığını, sanatına yepyeni bir yön verdiğini biliyoruz.


Raphael, o sıralarda Roma'da bulunuyor ve el üstünde taşınıyordu. Birbirlerinden karakter itibarıyla taban tabana zıt olan iki sanatçı, hiçbir zaman yakın dost olamadılar. Ama Michelangelo, gene de Raphael'in zarif sanatına hayrandı.


Bir gün, Michelangelo, ünlü rakibine, genç talebeleri ve hayranlarından birkaç güzel kızla Roma sokaklarında dolaşırken rastlar. Üzerinde beyaz kürklerle süslenmiş kırmızı kadifeden bir elbise vardır. Yakışıklı ve genç sanatçıya şöyle der:


- Maiyetinle birlikte tıpkı bir prens gibi dolaşıyorsun...


Raphael şu cevabı verir:

- Ve sen de dostum, tıpkı kimsenin elini sıkmak istemediği menhus bir cellat veya lanetlenmiş bir iblis gibi tek başına geziyorsun.

Michelangelo hakikaten bütün hayatı boyunca keşişler gibi münzevi bir hayat yaşamıştır. Topluluklardan hep kaçmış, pek az dost edinmiştir.

Edebiyat tarihinde mühim bir yer işgal eden Sonnetlerinden birinin sonunda şöyle der:

"Ve ben engeli olmayan yollarda tek başıma ilerliyorum.

Sanatındaki büyüklüğü bir bakıma be enfüsi karakterinde aramak gerekir. Hele son eserleriyle tamamen şahsi bir üslup yarattığı için , çağdaşlarının sanatını kopya etmelerine hiç tahammül edemezdi.


1513 yılında Papa II. Julius'un ölümü ile çoktan unutulmuş olan mezarının yapılması işi tekrar günün konusu oldu. Fakat, Michelangelo, bu sıralarda birçok siparişi birden yerine getirmek zorunda olduğu için mezar işi 1544 yılına kadar uzadı gitti. Sonunda da başkalarına verildi, ama mezarın ana motifi olan Musa Heykeli'ni gene de Michelangelo yaptı. Bu suretle de kırk yıllık rüyası gerçekleşiyordu. Heykel bittikten sonra Musa Peygamberden öylesine büyülendi ki, heykelin aslında cansız bir taş parçası olduğuna kendi bile inanmak istemedi. Bir gün karşısına geçerek bir müddet gözlerine baktıktan sonra: "Konuş Musa konuş!" diye haykırdı ve elindeki çekici hışımla heykele fırlattı.

Papa II. Julius'un ölümünden sonra, mukaddes Roma'da tahta geçen bütün papaların hizmetinde çalıştı. Sanatını zirveye ulaştırdı. Şiir, mimari, resim alanında birbirinden heybetli eserler verdi. Ressam olarak bu devirde ele aldığı konular arasında Papa X. Leo için yaptığı San Lorenzo Kilisesi'nin freskleri ile VII. Clementi'nin aynı kilise için sipariş ettiği Medici Şapeli'nin freskleri, ifade kutreti bakımından en önemlileri sayılır.

Michelangelo cehennemi ve lanetlenmişleri tasvir eden bu fresklerden birinde habis ruhlu bir insanı nefret ettiği bir kardinale öylesine benzetmişti ki, derhal durmadan Papayı haberdar ettiler. Clementi, haberciye sükunetle şu cevabı verdi:

- Kudretim, bir insanı doğru yola sevketmeye yeter, ama cehennemden çıkarmaya değil. Varsın olduğu yerde kalsın...

Michelangelo, bu seneler zarfında, Roma ile Floransa arasında gidip geldiyse de, sanatına hakiki istikamet veren Roma toprağına gene de sadık kaldı.

Papa IV. Paul için Sistin Kilisesi'nin duvarına Mahşer Günü'nü yaptı. Baştan başa çıplak insanlardan teşekkül eden bu fresk, başta papa olmak üzere herkesi hayret içinde bıraktı. Hele İsa'nın da anadan doğma temsil edilmesini kimse hazmedemedi. Yukarıda anlattığımız figürlerin giydirilmesi hikayesine de işte bu resim sebep oldu.


Bundan sonraki çalışmalarının en önemlisini San Pietro Kilisesi mimarlığı teşkil eder. 1547'de kubbesini yaptı ve içini süsledi. O senelerde Floransa ve Roma'daki kalburüstü binaların ve mezarların çoğu Michelangelo'nun planlarıyla yapılmıştır.

Dahi sanatçının mimari anlayışı emsalsizdi. Yapı sanatına yepyeni formlar getirdi ve böylece, Rönesans mimarlığına yön verdi.

Leonardo ve Raphael öleli tam yarım asır olmuştu. Bütün bu müddet içinde İtalya'nın sanatına sadece Michelangelo hakimdi. Karşısına hiçbir engel çıkmadan yoluna tek başına devam etti durdu. Seneler akıp gittikçe çalışma azmi büsbütün artıyor, adeta önüne geçilmez bir hırs halini alıyordu.

1564 yılında, on sene önce paşladığı Pieta Rondanini üzerinde çalışırken birden rahatsızlandı. Aynı yılın şubat ayında da çoktandır özlediği ölüme kavuştu. Yaptığı bunca işe mukabil geriye bir servet bırakmamış olması asırlar boyunca bir muamma olarak kaldı. Aslında insanlığa bıraktığı servet, paha biçilemeyecek kadar büyüktür. Yarı ilah mertebesine yükselmesindeki sır da işte budur.

hayalperest.co logo